İçeriğe geç

ANLADIĞINI ANLAMAK

Anlamak istediğimizi ,anlamak istediğimiz şekilde anlamamız çoğu anladığımızı yanlış anlamamız anlamındadır;

Ne kadar karmaşık geldi değilmi üstteki cümle;

Her insanın anlama kabiliyeti farklıdır ,aslında burada anlatan kişinin anlatmak istediği olaya odaklanmak gerekirken ,bizim yaptığımız ise biz anladığımız şekilde anlatılanı anlamamızdır,aslında anlamamışızdır….

Yatırım araçlarında genelde anlatılan teknik ve temel konulardır,teknik olarak bu işi çözdüğümüzde pozisyonları daha rahat açabileceğimizi düşünürüz ve sürekli kazanacağımıza odaklanırız,aslında teknik veya temel olarak anlatılan konular, sadece sizin izlemeniz gereken yoldur ve kesinlikle size kar veya zarar vaat etmez ,bu yolu tercih etmenizi ve dikkatli bir şekilde bütün kurallara uyup hedef belirlemenizde size sadece yardımcı olan konulardır..

Şimdi bunu anlatmak yazmak istiyorum bakalım ne yapıyoruz;;;;

Merhaba;
Bu gün sizlere dinlemek, duymak ve anlamak üzerine bir yazı kaleme aldım.
İlk başta dinlemenin ne olmadığını konuşalım isterseniz. Bir kere, dinlemek duymak değildir. Algı eşiğine girdiği sürece, insan her şeyi duyabilir; yani bir kuşun sesini duyar, zilin sesini duyar, bir ışığın cızırtısını veya ışığın gürültüsünü duyar, arabanın korna sesini vesaire duyar; ama bunları dinlemez. Niçin? Dinlemek bir süreç gerektiriyor. Algı duyduklarını seçmez, geleni alır ama beyin seçer; bunları işler, anlamlandırır, insan ondan sonra dinlemiş olur. Dolayısıyla biz yakın çevremizle konuşurken algımıza bir şey geliyor. O algımızı işlemediğimiz sürece değerlendirmediğimiz sürece ona vakit ayırmadığımız, emek ayırmadığımız, işleme sokmadığımız sürece dinlemiş sayılmayız. Dolayısıyla eşimiz, çocuğumuz, kardeşimiz, arkadaşımızdan algımıza bir şey geldiğinde biz onu işlemezsek onu işlemek için vakit ayırmazsak emek vermezsek o zaman dinlemiş sayılmayız.

Aslında dinlemenin niyeti de önemli midir bu noktada? Çoğunluk, “Dinleyelim, hemen karşı bir atak oluşturalım.” niyetiyle dinler bir hâlde. Dinlemenin niyeti ne olmalı?

Pek çok kişi konuşmak için dinliyor. Dinlemenin niyeti dinlemek olmalı, anlamak olmalı. Anlamadan dinlenmez. Burada önemli bir şey var. Mesela aynı anda pek çok iş yapma bu neslin en önemli özelliklerinden bir tanesi; dinlemeyi de pek çok işin arasında yapabileceklerini zannediyorlar. Dinleme başka işlerin arasına girmez. Yani cep telefonuyla oynarken “Konuş, konuş, dinliyorum.” Bilgisayarla uğraşırken “Konuş, konuş, dinliyorum.” Televizyon seyrederken “Konuş, konuş, dinliyorum.” Bu böyle olabilecek bir şey değil. Çünkü dinleme iki taraflı bir süreç; yani karşı taraf söyleyecek, siz anlayacaksınız, işlemden geçireceksiniz ve anladığınızı göstereceksiniz. Anladığınızı anlayacak ki karşı taraf, dinlendiğine emin olsun. Çünkü iletişim arasında inanılmaz engeller olabiliyor. En büyük engel, insanın söylemek istediğiyle söylediği arasındaki farktır. İnsan bir şeyi söylemek ister; ama söylerken farklı bir şekilde çıkabilir, söyleyemeyebilir, kelimeler kifayet etmeyebilir veya herhangi bir sebepten dolayı kastetmediği şekilde söyleyebilir. İkinci boyutta da karşı tarafın duymak istediğiyle duyduğudur. Ben bir şey söylerim ama karşı tarafın duymak istediği o değildir, duymak istediğine göre duyabilir veya duymak istediğinden farklı duyabilir. Dolayısıyla iletişimde bu kadar engel varken, benim söylemek istediğimle söylediğim farklıyken, karşı tarafın duymak istediğiyle duyduğu farklıyken, tutup da hiç emek vermeden, hiç enerji sarf etmeden, hiç dikkat göstermeden, “Ben seni dinliyorum…” gibi bir şey söz konusu değil.

Duymak dinlemekten çok farklı bir durum. O yüzden onun altını üstünü çizmemiz gerekiyor. İnsan kulağıyla duyar ama dinlerken bedeniyle dinlemesi gerekiyor. Bu anlamda baktığımızda, duyacaksanız, kulağınızı o tarafa çevirmeniz yeterli; ama dinleyecekseniz, bedeninizi o tarafa çevirmeniz gerekiyor, yani bütün dikkatinizle o insana yönelmeniz gerekiyor ve bedeninizin dinlediğini göstermesi gerekiyor. Yani gözlerinizin dinlediğini göstermesi gerekiyor, başınızın, vücudunuzun, elinizin, ayağınızın dinlediğinizi göstermesi gerekiyor.

Dolayısıyla bu mutlaka takip etmemiz, mutlaka uygulamamız gereken bir ipucudur. Çoğu zaman insanlar özel sohbetlerde, kendileri için önemli insanlarla konuşurken dahi cep telefonuyla konuşarak, oynayarak dinliyorlar veya konuşuyorlar ama bu hakikaten dinlemek olmuyor; zaten o konuşmanın ardından akılda kalan bir şey de olmuyor. “Ne söylemiştin, unuttum.” diyoruz. Dinlememişsin ki unutasın. Duymada bir kulaktan giriyor, öbür kulaktan çıkıyor. Ama dinleme için insanın cep telefonunu bir kenara bırakabilmesi lazım, televizyonu kapatabilmesi lazım. Mesela, televizyon da dikkati çok çelen bir şey. İnsanların bir şekilde gözü gidiyor, bir şekilde dikkati kayıyor, kulağı gidiyor. Dolayısıyla ister istemez dinlemeye ayırması gereken dikkati, vermesi gereken dikkati veremiyor. Böylelikle dinlememiş oluyor.

Bu anlamda, insanın doğru dinlemesi için, sağlıklı dinlemesi için, karşı tarafı anlayabilmesi için duyduklarından, dinlediklerinden, engelleyici faktörleri mümkün olduğu kadar ortadan kaldırması lazım.

İnsan dinlemeden anlayamaz, anlama niyeti olmadan da anlayamaz. Dinlemek hakikaten bir sanat, yani konuşma sanatı gibi bir sanat. İletişimde temel bir ölçü var, o da şu: Söz, iletişimin yüzde 7’sine etki eder. Geri kalanın büyük bölümü ise bedendir, ses tonudur, sözün söyleniş tarzıdır. Dolayısıyla insan sadece sese bakarak olayı anlamaya çalışırsa anlayamaz. Söze bakması lazım, bedene bakması lazım, duruşa bakması lazım, yüze bakması lazım, mimiğe bakması lazım; o zaman anlayabilir. Çünkü iletişimde söylenenden çok söylenmeyenler var. Yani iletişimde, ister istemez içerideki zenginlik kelimelere hapsolmak zorunda kalıyor ve içerideki zenginliği ifade etmeyebiliyor. İçerideki zenginliği ifade etmesi için, insanın mutlak surette bedene bakması gerekiyor. Eşim konuşurken vücudu ne diyor, çocuğum konuşurken gözü ne diyor, dudağı ne diyor, sesinin tonu ne diyor? Bu, ancak yoğun bir dikkatle başarılabilecek bir şey. Yoksa ben sadece kulağımı vermişim, sözüne bakıyorum, “Sen böyle demiştin” diyorum ama o öyle demedi.

Çevremizde bazen öyle insanlar var ki, biz nasıl anlatırsak anlatalım bizi dinlemeyeceğini, iletişime geçemeyeceğimizi de biliyoruz. Bu noktada karşımızdaki kişi bizi dinleyemiyorsa ne yapabiliriz?

Burada da iki tane çözüm yolu var; bir tanesi, “Hakikaten ben doğru anlatabildim mi, doğru ifade edebildim mi?” Her şey sözle ifade edilecek diye bir şey yok. İkincisi de bazen bazı şeyleri zamana bırakmak gerekebiliyor; çünkü fikirlerin de durumların da olayların da hâllerin de olgunlaşması gerekiyor. Kendinizden çok büyük bir insan, hayat tecrübesi olur diye bakıyorsunuz; ama onun için, mesela gelinle iletişimde hayat tecrübesi yoktur, ilk kez gelinle iletişim kuruyordur. Dolayısıyla ne kadar tecrübeli olursa olsun, o konuda tecrübesi olmadığı için hata yapabilir. Hoş görmek lazım. Biz de hata yaparız. Biz de gelin olarak, damat olarak, kayınvalidemizle, kayınpederimizle iletişimimizde, ilk kez kayınvalide, kayınpeder statüsünde insanlarla iletişim kurduğumuz için hata yapabiliriz. Hem kendimizi hem karşı tarafı da tolere edebilmemiz lazım.

Şöyle bir şey de var, insanların çokça yaptığı bir şey: Kendileri hata yaptıklarında ya da iletişim kusuru işlediklerinde kendilerini savunuyorlar ama karşı taraf hata yaptığında karşı tarafı asla savunmuyorlar. Kendilerine mazeret, bahane üretebiliyorlar, karşı tarafın da mazereti, bahanesi olabileceğini, karşı tarafın da bir sebebi olabileceğini asla düşünmüyorlar. Dolayısıyla bunu da bir düşünmek lazım. Yani karşı taraf bilmeyebilir, anlamayabilir, duymayabilir, dinlememiş olabilir, olgunlaşmamış olabilir. Bir sebebi vardır, o sebebi görebilmek lazım. O yüzden bazı şeyleri de sürece bırakmakta fayda var ama sürece bırakırken doğru olan şu iki tane noktanın üzerinde durmak lazım. Bir tanesi, iletişimi mümkün olduğu kadar kesmemeye çalışmak lazım, kapatmamak lazım; farklı farklı yollarla, farklı farklı sözlerle, farklı farklı kaynaklarla gitmek lazım. Yani birincisi, asla ümidi kesmeden devam edeceğiz. İkincisi de hemen olsun diye beklemememiz lazım, çünkü insan hakikaten sabır istiyor. Şair diyor ya, “Meyveler sabırla olgunlaşırmış” diye. Meyve bile, ot bile sabırla büyüyor, olgunlaşıyor. İnsan, meyveden, ottan çok daha karmaşık bir süreç işlettiği için, hepten sabırla, zamanla olgunlaşabiliyor, zamanla anlayabiliyor, fark edebiliyor. O yüzden insan doğru davranıştan kopmadan kendine yakışanı yaparak; ikincisi de iletişimi kesmeden farklı farklı iletişim yolları, dinleme teknikleri kullanarak sürece devam etmeli. Eninde sonunda faydasını görecektir.

ANLADIĞINIZI UMUYORUM,,SAYGILAR, ALCU

5 Yorum

  1. Alper Alper

    👍🏻

  2. Erman yılmaz Erman yılmaz

    Tek kelime ile şahane. Günlük hayatımızda sürekli iletişim sorunlark yaşıyoruz buna çokça değinen bir yazı olmuş.

  3. Müslüm Müslüm

    Çağımızın en büyük sorununa değinmişsiniz hocam… Artık insanlar dinlemiyor birbirini sadece duymaktan ibaret ne yazık ki..

  4. Zafer KOÇAK Zafer KOÇAK

    Aynen hocam artık kimseyi dinlemiyoruz. sadece duymak istediklerimizi duyuyoruz

  5. Yavuz Selim Yavuz Selim

    Hocam elinize sağlık çok değerli bir çalışma. Acizane not olarak şunu belirtmek istiyorum Peygamber Efendimiz (SAV) bir kişiyi dinlerken ona tüm bedeni ile dönerek dinlermiş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir